Osman 5

Gülüşü yavaş bir şekilde yüzünden silindi. Önce kucağındaki avuçlarına baktı. Sanki en son bu kadar komik bir şakayı onlar yapmıştı. Bakışları gevşedi, ağzından bir esneme çıktı ve yüz hatları kırıştı. Mavi gözleri acıyla doluydu.  Kederli bir ruh haline büründü ve sakince konuştu. 

"Bir şey aklıma geldi de..." dedi ve anılarının derinlerine daldı gözleri, 
"Kusura bakma evladım. Nerede kalmıştım... Doğru, böyle düşünmeni garip bulmuyorum, hatta sevindim, bana kendimi hatırlatıyorsun. İçindeki delikanlıyı görebiliyorum. Ben de buradayım demeyi canıgönülden istiyorsun. Ben de seni görüyorum. Seni iteklemek değil amacım sadece bir nebze anlaşmak." 

Babaanne hoşnut bir ruh haliyle homurdandı. "Az biraz, hafifçe, kısa süreli..." 

Konuşmanın ortasında Erva odaya girdi, elindeki tepside çay, kahve vardı. Dedenin nasıl kahve içtiğini biliyordu. O çok küçükken bir kez daha ziyaret etmişti onları. Ancak sadece annesinin ağlarken yaptığı kahveyi hatırlayabiliyordu. Gözyaşları akarken kahveyi yapmaya devam ediyordu. Ona da böyle öğretilmişti, ağlamak işlerini aksatabilmek demek değildi. Ve Dede'ye göre bir kadının işi ev işleriyle sınırlıydı. Bir işte çalışmaları kabul edilemezdi. O ne diye çalışıyordu o halde? Onun işi de parayı getiren olmaktı. Bu dinamik bozulmamalıydı. 

Oda sessizleşti ve herkes bir rahatlama nefesi verdi. Babaanne çayı çok severdi, açık çaydan daha çok sevdiği bir şey var mıydı hatırlamıyordu doğrusu. Tepsiden herkes bir bardak veya fincan aldı ve koltuklarına iyice yerleştiler, Erva dedenin karşısına oturdu. Bakışlarını ne kadar çevirmek istese de konuğa kabalık olacağını düşünüp Dede'ye doğru baktı. Garip denebilecek derecede uzun bir sessizlikten sonra beklenmedik bir şekilde herkesin suskunluğunu Babaanne bozdu. 

- Kız çay çok güzel olmuş, ellerine sağlık. 

- Teşekkür ederim Babaanne. İçine biraz bergamot kattım. Yoksa hep içtiğimiz çay. 

- Bugün sanki bir farklı olmuş kuzum. 

- Öyle diyorsan...

Dede kahvesinden bir yudum aldı ve keyifli bir homurtu çıkardı. Şimdi gevşemiş ve ne için geldiğini bile unutmuştu. Ya da zaten önemli hiçbir şey için gelmemişti. Belki de yaşlılığın yalnızlığından kurtulmaya çalışmıştı buraya gelerek. Üvey torunlarının varlığı bunu mümkün kılıyor, her ne kadar bir misyon edinmiş gibi görünse de bunun arkasında her nedense atamadığı tek başınalık yatıyordu. Kendi zihninden bir kaçış yolu aramıştı ve bu ziyaret bunu sağlamak için harikulade bir yoldu. Herkesin tatlı ve masum suratına baktı. Kaygısız gözleri ve yüzündeki sevimli beniyle Babaanne'ye, utangaç fakat umutlu bakışlarıyla Erva'ya, kararlı siması ve üçgen burnuyla Osman'a. Herkes yaşam dolu diye düşündü. Kendi dışında herkes. Bunun gibi bir aile için her şeyini vermeyi düşündü fakat herhangi bir miktar para ya da mülk bunu satın alamazdı ve onun verebileceği başka bir şeyi de yoktu. Kalpsiz Dede'nin sevgiyi koyabileceği bir yer yoktu içinde, o yüzden bu kadar hasretti ona. Kahvesine devam etti. Aklına ilginç fikirler doldu. Şimdi suratı gülümsemeyi tekrar hatırlamıştı. Hoş bu aptalca ve öforik bir gülümsemeydi. Gülümsemeler bana hep aptalca görünürdü onu taşıyamayan suratlarda ancak bu gülümsemenin ardında gizlediği bazı şeyler vardı... 


Dede biraz daha kalıp sohbet etti, yemeğe kalmak istemediğini, öğleden sonra bir toplantısı olduğunu, ziyaretten memnun kaldığını ve ihtiyaçları olursa kesinlikle ona haber vermemiz gerektiğini söyledi. Kısa bir süreliğine bana bir bakış attı ve ardından gitti. Bu bakış ne demekti pek anlayamadım fakat pek de önemi yoktu, bu da sıkılsam da düşünmeye tenezzül etmeyeceğim bin şeyden biriydi. 

Erva hemen bir sigara yaktı ve elleri titreyerek içti, bana uzatmak aklına gelmemişti bile. O hiçbir zaman sosyal durumlardan haz etmezdi, elleri ise kronik olarak titrerdi. Sigarayı içince elleri az da olsa titremeyi bıraktı. Akşam yemeğini hazırlamaya başladı, haşlama tavuk ve pirinç pilavı, yanına da büyük bir salata yaptı. O sırada Babaanne'yle ben de tarot falı baktık. Tarot kartlarımız yoktu, yine de iskambil kağıtlarıyla bakmayı severdik. Babaanne neyi neden yaptığımızı çoğu zaman pek anlamazdı ama bu eğlenmemize engel değildi. Herkes sofraya oturdu, yemekler kondu, oda çatallar ve kaşıkların sesleriyle doldu ve akşam yemeği kimsenin konuşmamasıyla geçti.

Severim bunu. Sofra sessizliğini. Bir şey söyleme gereği hissetmemeyi, bir şeyler söyleyebileceğin halde. "Niye şimdi söyleyeyim ki?", dersin, "Her gün birlikte değil miyiz?", fakat geçireceğin çok fazla sofra günleri de yoktur aslında. Güzel olan her şey alttan alınıyor, 'zaten var' gözüyle bakılıyor. Kötü olan her şeyse her daim hatırlanıyor. Sanki kötü olan her şey her daim geri dönüştürülüyor ve güzel olan her şey bitiyor. İçimde güzel olan her şey bitiyor. Ne zaman geç kalınmışsa o zaman tesellisi veriliyor. Bundan kimseye bahsedemem. Yaşadığımı anlarlar sonra. Bilir misiniz bilmem ama yaşamanın cezası ölümdür.







Annem bana ben küçükken, "bana bağlı ol ama bağımlı olma," dedi. Babam, "yarım bilgi bir halta yaramaz." derdi. Kendimi eğittiğim ilk çocuk biliyorum. Belki hepimiz böyleyiz. Ağlamamız kesilsin diye okullara gideriz, yemekler yeriz. Ağlamamız kesilmezse... 

Aylakları tanıdım, tutunamayanları, piçleri...  Bana bir tuhaf bakıyorsunuz şu an. Küfürden hoşlanmayan bir tavrınız var doğrusu. Elimde değil bütün kahramanlarım küfürbaz.



"Kovalar," derdi "kovamız yok ki." biraz durur, "Kovamız olsa bizi kimler kimler kovalar." Yanlış bir şey söyleyeceği zaman yüzünü kaşırdı. Ne sigarası vardı, ne içkisi, ne de kumarı, ne de kalbi. Her şeye berrak bakabilirdi, sadece bir et parçası gibi yaşardı. Birilerine bir şeyler anlatmak için doğmuştu, her şeyi, herkese, her yerde, aynı anda satabilmek için. Alıcısı da çoktu, biz kalplerimize dokunan bu tezgaha her seferinde para yatırırdık. Hiçbir şey almasak bile her şey bize armağandı. Tezgahın tek sorunu üstünde hiçbir şeyin olmamasıydı. Üstünde olan tek şey umuttu. Umutun hiçbir önemi yoktu. Fakat o zamanlar bunu bilmiyorduk. Bilsek bile hafızamıza güvenmiyor, Lemur'un tezgahında yemek yiyorduk. Umutlar bitip tükenince fazla yemiştik biliyorduk. Bir daha yemeyecektik ama yine de satın alıyorduk. Sonu gelmeyecek gibiydi. Lemur bize sattıkça, umutlar taşar oldu. Bir sandala bağlayıp, bir gece, hepsini denize açmıştık. Lemur o gece son kez tezgahını bana açtı. 

Elindeki kutuyu konteynıra yerleştirdi. 
  - Aha da sonuncu, dedi, bir rahatlama geldi. 
  - Bundan sonra ne yapacağız? 
  - Nereden bileyim.
Eli gözlerinde kaşınmayan bir yeri kaşıyor, göz teması kurmamak için etrafa bakıyordu. 
  - Nakliyeciler sokağa dökülmüş, geçen gece, onlarla konuştun değil mi? 
  - Ne konuşayım onlarla, benim gibi biri işçinin ikbalinden ne anlasın? Seninki de soru, dedi burnunu kaşırken. 
  - Soru tabii, burnunu kaşıyıp duruyorsun ikidir.
Yüzü aniden ciddileşti. 
  - Neden bahsettiğini bilmiyorsun evlat. Size çok bile anlattım ya ona üzülüyorum. Burnumu kaşıyormuşum ha? Sen git önce ekibine çekidüzen ver. Aciz herifler, ben demesem hâlâ sizin üzerinize çöken o patronunuza eğ babam eğsiniz. Zeki olmak için zeki olma Osman. Çare bul, delik ara, fareleri zehirle. Senin çaren de bu, kovası olmayanlar bunu yapar. 
  - Ne kovası, sen de bir değişik herifsin. Ağlayacak halimiz yok bu yaşta. Her şey yolunda değil mi? İşçiler davalarına doğru bildikleriyle sarılmıyorlar mı? Tezgahı geç açtık diye mi böylesin yoksa? Bak söz veriyorum bir dahakine Soya'nın ağzını bantlarız. Tezgahı bozamaz.

Ağzı açılır gibi oldu fakat ağzı da sonradan anladı. Ne anlatsa kelimeler kifayetsiz, ağızlar da haliyle anlamsızdı. İçi bir şeyler söylüyordu ama ağzı tercümeye yetmezdi. O kelimeler daha icat edilmemiş, ağzı için artikülasyonları daha keşfedilmemişti. Boş verdi. Mimikleri gevşedi. 

Lemur sahilin önüne bakan bir kulübede yaşıyordu. Yaşıyordu diyorsam da bir nevi rol kesiyordu. Hayatını çoktan yitirmiş, uzatmaları oynuyordu. Bir düdük bekliyor, maçtan çıkmak istiyordu. İhtimali olan bir hayata sahip olmadığına iknaydı. Kendi kendine tezgahını çoktan yapmıştı fakat bir şey eksikti. Bütün umutlar bizim midemizdeydi. Onunki ise bomboştu. Bu durumda kolay bir çıkış yolu bile mümkün gelmiyordu, çünkü bütün umutlarını bize vermişti. Bomboş bir kovası vardı, o kova ise onun bile değildi. Bazenleri köşesine çekilip ağladığına kim inanabilirdi ki? Tanıdığımız en güçlü kişilikti ve o bile dünyaya karşı yeniliyordu. 

Bir gün bana şöyle dedi. 

  - Osman, gideceği bir yeri olmayanların bile gittiği bir yer vardır bilir misin? İnsanlar nankördür, bencil, noksarlar, o yüzden bilmezler. Umut nerede satılırsa orasıdır. Her Adem evladı bir yerden umut satın alır. Bazıları hakikidir, bazıları sahte. Aslında hepsi sahtedir ama öyle değilmiş gibi davranırız. Hakiki olanlar yeterince sahte olabilmiş umutlardır. En tehlikelileri bunlardır. Sen ne yaparsan yap, umut besleme. İnsanın yaptığı en nankörce şey de budur. Kendini noksar en başından. Herhangi bir rüyayı görmeye değer kılar ve işin içinden sıyrılır. Artık o mutludur. Tezgah yapılmıştır, başka bir iş gereksizdir, sadece kırıntısı yeterlidir. Fakat zamanla görüyor ki insan: hiçbir şey yeterli değil. "Daha çok hayat istiyorum!" der hep o kadavra. Canını tıp bilimine daha çok yatırabilmek için. Ne yapalım da bu millet kafayı yesin der hükümet. İşte o zaman vaatler yağar. Vergiler artar, oksijen pahalılaşır. Lakin kız çocuğu annesinin telkinine kulak verir, her şey düzelir sanacaktır bir süre boyunca. Ta ki o da kafasını bir ipliğe geçirdiğinde. İntihar çok boyutlu bunu biliyorsun. Bazıları umutlarıyla da intihar eder. Bunları anlatıyorum çünkü sen de herkes gibisin. Karnı tok ve kovası pek. Bu saatten sonra sen de anlamayacaksın ya beni? İşte o yüzden konuşuyorum. Anlamayacağını biliyorum çünkü umutlarımı öldürdüm çoktan. Umutlarla dolu yaşamı hor görüyorum ve bunu hayatımda ilk kez bir umut sarhoşuna anlatıyorum. Boş verelim en iyisi, değil mi Osman? Ne hayvansınız ama. Hiçbir şey umurunuzda olmaz, terleyince duş alırsınız, yağmurda ıslanmamak için şemsiyeleriniz vardır. Kadınlarla sevişirsiniz, hem de ne güzel. Alkol alınca sarhoşsunuz. Hiç umut satmamışsınız. Siz sadece satın alırsınız. Kovalarınız hazır, hepsini doldurursunuz. Hiç benim gibi bir hayvana benzemediniz. Böyle çok hayvan vardır dersiniz. Dediklerinizi de duyarım. Bana yemeğinizden verirsiniz fakat zehirlidir hepsi. Hepsini umutlara bulamışsınız. Ben bu bedende artık çürüdüm. Yarın bir gün beni göremeyeceksin. O zaman umarım umudunu yitirirsin. Her şeye dair. Çünkü ben artık veremeyeceğim. Bir daha olmaz.

Dediklerinin yarısını anlamamıştım. Şimdi düşününce bile anlayabilmiş değilim. Anlamayacağımı bildiği için anlatıyor, o mavi, ruhsuz gözlerindeki hayat yabancısını görebiliyordum ama onun dilini konuşmayı bırak, anlamıyordum bile. O ise beni bir kitap gibi okuyordu. İçim camdandı da sanki aradığını eliyle koymuş gibi biliyor, çekip alıyor, adamın gözüne sokuyordu.



Bir gün yine nakliye limanına gittim Lemur'u da orada görme beklentisiyle fakat kime sorduysam, "Sen bilirsin diye düşünmüştük. Ortada yoksa kulübesindedir" dedi. Kulübesinin olduğu yer sahili kucaklayıp düz yürüyünce görünüyordu. İçerideki perdeler kapanmıştı, kapıyı tıklattım. Ses yok. Kulübesi genelde kilitli olurdu fakat elim kapı koluna gittiğinde kendiliğinden açılıverdi. İçerisi darmadağın, yırtık sayfalar etrafa saçılmıştı. Bu iyiye işaret değildi. Ataklarından birini geçirmiş olmalıydı. Gözüm masanın üstündeki deftere ilişti. Defter simsiyah, çizgili, çengelsizdi ve üstünde hiçbir yazı yoktu. İçi ise Lemur'un gerçekte kim olduğunu anlatıyordu. Onun hatırladığımız sözlerinden başka bıraktığı tek şey.  






Ben çoğu zaman yokum. Kimdir bu konuştuğun kişi bilmem, zaman falandır. Zaman hep bir saatte koşar, kovasıyla yelken kovalar.

 

"Yanlış anlaşılmasın, kötü gösterilmesin. Hep kötü gösterilir zira kötüdür reklamı yapılan. Ben içime ağlarım çoğu zaman, bir kovam yoktur içine ağlayabileceğim, olsa bilirdim. Bilsem aslında neler bilirdim bilmezdim ki. Her şey yerli yerinde dursun, sen bir devrim başlat kovam olsun, ben ağlamak da isterim, belki ucu bucağı bulunmamış dehlizlerde ağlarım, kime ne ki bundan, ben bunları çok mu umursadım?"

 

"Geçen gün kendi yüzüme rastladım aynada. Sirtaki oynadık, kağıt oynadık, çok sıkıldık hayatlarımıza baktık, yemek yedik, tiyatroyu izledik, sirtaki çalıştık. Yine neden anlamadık, neden sirtaki oynadık? Onun yerine ağlardık."

 

"Yerinde komikti aynadaki, yerdiği konuları görsen birkaç şey bilir derdin, ben demezdim misal. Ben çoğu zaman yoktum, o zamanlar da fazla fazla çoktum. Kimse söylemezdi çok olmanın az olduğunu. Ben bir elektrikçi çocuğuydum, forklift görmedim daha, çok yorgunum."

 

"Hepsi bu kadardı, akılda da kalmazdı boştu işte, boştu bunu anlamazdı o kadavra, kimse anlamazdı, bazen ben de anlamaz gibi olur, doğrulurdum insan perspektifimden, çok ağlamaklı olur kovamı arardım saatte. Niçin hiç ödünç vermezdi kovasını? İnsandı demek ki, insan günahını vermezdi birinin işine yarar olduğunu duysa. Konuşkan da değile benziyordu, başını sonsuza kadar eğri tutar, eğ babam eğerdi. Yassı burnu çirkinliğini öteberiye anlatırken ağzı yarım kalan işi vardıysa tamamlardı. Böyle bir duruma ancak ağzın açık bakardın, başka nasıl dile dökülürdü ki, dökülmezdi, ayıptı, epey alçaklıktı."

 

"Kimse de kaç kuruş alçaklıktı saymazdı. En büyük alçaklık da nihayetinde buydu. Kişi iş yapacak olsa o da ağlardı, kovası vardı, sonuç itibari böyleydi, kovaları vardı çoğunun. Ben ödünç alırdım, benimkini satmıştık bu satırlar uğruna. Başıma düşmemeleri hayret edilecek şey doğrusu."

"Ben fazla hastayım, öksürürüm hayatıma, kan ağlar öksürüklerim, başka, başka... Ne yapar eder aklımı yitiririm."

"Çok söyledim sanırsam, benim naçizane fikrimdir ki susmalı insan. İnsan insansa, sonsuza değin susmalı. Bir kalıba dökülür yoksa. Şişman, zayıf, güçlü, sıska, üzgün, mutlu, sakin, deli, ciddi, hasta, güzel, çirkin, bir öğretmen yasta. Hepsi de böyle uzunca, yine de bütün bunlar kusursa... Birazcık susacağım sanırsam. Hep de sanıyorum sanırsam, kusuruma kalmayın, ricamdır."

Sonraki sayfalara sadece tarih atılmış ve sayfaların başlangıcında bir kalem izi bırakılmış, galiba yazmaya çalışmış fakat kendine bile anlatmaması gereken şeyler varmış. 


Yorumlar

Popüler Yayınlar